Çeşitli - Genç Mevtoo İnternet Ağ Sitesi
Genç Mevtoo Bilgi Ağı
Pazartesi, 23.11.2009, 07:27

Site menüsü
Ek Menü
Üyelerimiz
  • dadashakan
  • seyda
  • tania402
  • Blog Yayınları
    [22.11.2009][Genel]
    HAYVAN TÜRLERİ (0)
    [20.11.2009][Genel]
    Telefonun İcadı (Alexander Graham BELL) (0)
    [18.11.2009][Genel]
    MUHTASAR OSMANLI DEVLETİ TARİHİ (0)
    [18.11.2009][Genel]
    Mehmet Akif ERSOY’UN HAYATI (0)
    [18.11.2009][Genel]
    Erzurumlu Ferezet Eze (0)
    İstatistikler

    Toplam çevrim içi 1
    Ziyaretçi 1
    Kullanıcı 0
    Forumlar
  • DÜNYA NÜFUSU (9)
  • Manzara (0)
  • Radyo; Nedir? -Bulucuları Kimlerdir? -Tarihçesi Nedir? (0)
  • Kalp ve Damar Hastalıkları Nelerdir (0)
  • Dolaşım Sistemi Nedir? (0)
  • Sindirim Sistemi Hastalıkları Belirtileri, Tedavisi (0)
  • Özel yayınlar
    [22.11.2009][Özel Belgeler]
    Dünya Irkları (0)
    [22.11.2009][Özel Belgeler]
    DÜNYADA KONUŞULAN DİLLER (0)
    [20.11.2009][İnternet Teknolojisi]
    Google Video'da Virüs Salgını (0)
    [18.11.2009][Türkçe Yayınlar]
    Milli Güvenlik Nedir? (0)
    Günlül Sayacı
    Ülke Sayacı
    free counters
    Çevrimciler
    Anasayfa » Çeşitli » Nedir?

    KIZIL ELMA VE KIZIL ELMA ÜLKÜSÜ

    Kızılelma Türkler tarafından değişik şekillerde tasvir edilmiş olup bazen bir belde bazen bir taht ya da parıldayan ve dünya hakimiyetini temsil eden som altından yapılma kızıl renkli bir küre olmuştur. Bu altın top bazen zaferin işareti bazen hâkimiyetin sembolü bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen yerin sembolü olarak ifade edilmiştir. Çok eski bir Türk inanç ve töresi olan Kızılelma Türkistan'dan Hazar Denizi'nin doğusundan gelen Oğuzların Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde hâkimiyetinin ifadesi olarak bulunan altın topu (Kızılelma'yı) ele geçirmeyi ülkü edinmişler. Türkler inandıkları Gök Tanrı'nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi.


    Kızıl Elma Doktrini 

    Kızıl Elma Doktrini'nin temel ideolojileri hedef stratejisi bakımından üç ana başlık altında incelenmektedir.

    1-Türkiye'deki Türk Varlığı
    2-Dünya'daki Türk Varlığı
    3-Kızıl Elma.


    Kızıl Elma Ülküsü'nün birinci aşamasını teşkil eden Türkçü İdeoloji ilk olarak Atatürk tarafından hayata geçirilmiştir. Bu yüzden Türkçüler Atatürk'e "Başbuğ" demektedir.

    1-Emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmuş Türklerin yönettiği güçlü kuvvetli bir Türk Devleti ister.

    2-Bu güçlü devlet önce Anadolu'daki Türk varlığınainsanca yaşayacakları bir Ülke yaratır. Eşsiz coğrafyasının verdiği avantajlarla cennet vatanın bütün olanaklarını Ulusun gönençini erkinliğini egemenliğini sağlamak üzere "seferber" eder.

    3-Atatürk bu hedefe varılması için gereken tüm politikaları üretmiştir.

    4-Türkçü Devletdiğer Türk devletleri ile kültürelekonomiksiyasi ilişkilerini ana hedefe yönlenecek şekilde planlar.Genç Türk Devletlerinin kalkınmasıgüçlü birer devlet olarak Dünya Devletleri arasına katılması için %100 Türk sermayesi%100 Türk teknolojisi ilkesi ile hareket eder.

    5-Yaşadıkları coğrafyalarda söz sahibitutarlıher yönden çağdaş medeniyeti yakalamış Türk Devletleri Kızıl Elma'nın ikinci safhasına hazır duruma gelmişlerdir.
    Coğrafya bütünlüğü sağlandığında Turan ilan edilecektir. 350 milyon Türk'ün ve bir o kadar da başka uluslardan insanların yaşadığı üzerinde güneşin batmadığı bir ülke Turan Ülkesi yaratılmış olacaktır.

    Kızıl Elma Ülküsü'nün ereceği son amaç ise;
    Türkler tarafından bütün halkların adilce ve kardeşçe yönetildiği bir dünya düzeni yaratmak ve yönetmektir!

    Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu'ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans'ın Asya ve Avrupa'daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta 'dördüncüsü Okyanusya'dır' üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı. Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter...


    1946'da Birleşmiş Milletlerde geçici üyelik için yapılan seçimde, Türkiye'ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye'nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi bir arap ülkesi olmasıydı. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştı. Fakat günümüzde Türkiye, Ortadoğuda büyük bir aktör haline gelmiştir ve Ortadığuda meydana gelen her gelişme Türkiye'nin de gündemine girmiştir. Bu tarihsel mirasın Osmanlıdan günümüze taşıdığı bir siyasi roldür. Her ne kadar 1900lü yılların ortalarında yeni arap devletlerinin kurulmuş ve bir Arap Birliği meydana gelmişse de bu gelişmeler Arap veya Müslüman dünyasının sorunlarına ve çilelerine çözüm sunamamıştır. Filistin örneğinde olduğu gibi yahudiler kolaylıkla filistin topraklarını işgal ederken araplar ve arap birliği İsraile karşı bir güç kullanamamış ve bu gelişmelerin sonucunda Filistin bugünkü halini almasına neden olmuştur. Bu gerçeği gören arap dünyası artık Türklere bir düşman gibi değil, mecburen bir kurtarıcı gözüyle bakmaktadır ve bu durumda Türkiye, Osmanlıdan gelen bir Ağabeylik statüsüne ulaşmıştır. 

    Bu açıdan günümüzde Kızıl Elma Ülküsü olarak bilinen düşünce muhafazakar eğilimlerin artması ve özelikle son 10 yılda OrtaDoğu'da Türkiye'ye biçilen rolün de etkisiyle gelişime uğramıştır. Davos Miladı denen toplantı da dahil olmak üzere, İKÖ'ya dahil bütün devletlerce Türkiye büyük ve saygın bir devlet haline gelmiş ve dünya politikasını yönlendiren bir güç haline gelmiştir. Eskiden sadece Türk devletlerinden oluşabilecek bir birlik düşüncesi bugün yerini daha büyük ve daha global bir etkiye sahip olan ve kökü Osmanlı Toprakları'na dayanan bir birliğe yani TÜRK-İSLAM BİRLİĞİ'ne dönüşmüştür.


    Türk-İslam Birliği Hakkında daha ayrıntılı bilgi almak için aşağıdaki bağlantıları muhakkak inceleyiniz:

    http://forum.vatan.tc/turk-islam-birligi-t21844.0.html
    http://www.youtube.com/watch?v=UajBzQsYTFE (Türk İslam Birliğine Adım Adım - 1.Bölüm)
    http://www.youtube.com/watch?v=Yu4f89Nw80A (Türk İslam Birliğine Adım Adım - 2.Bölüm)
    http://www.youtube.com/watch?v=A2_uk9KLrM4 (TÜRKİYE SÜPER GÜÇ OLACAK!)
    http://forum.vatan.tc/turk-islam-birligi-ozel-programi-mpl-tv-t40395.0.html
    Değerlendirme: 5.0/1

    FİZYOGNOMİ 
    YÜZ OKUMA SANATI

    Fizyognomi Nedir?

    "Fizyognomi" terimi, Yunanca physis -doğa ve gnomon- yorum kelimelerinin birleşimidir. Giovanni Battista Della Por-ta (1535-1615)'ya göre gnomon, aynı zamanda yasa, kural anlamına gelmektedir; yani, fizyognomi "doğa yasası" demektir. Della Porta'ya göre, doğanın belli kurallarına uyarak "belli vücut biçimlerine göre belli ruh hallerini" öğrenebiliriz.

    Çok eski dönemlerden başlayarak, bilginler insanın yüz yapısı ile karakteri arasında bir ilişki kurmağa çalışmışlardı. Bu yöntemin temelinde insanın beden yapısı ve psikolojisi arasında doğal bir bağlantının olduğu inancı yatmaktaydı.

    Bilimsel temelden yoksun olmasına rağmen fizyognomi, karakter özelliklerinin tipolojisi için önayak olmuştur.


    ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI'NIN "MARİFETNAME"Sİ

    Fizyognomi gizli ilimler içinde yer almıştır. Değişik adlar (İlm-i Firaset, İlm-i Sima) altında toplanmış çeşitli metodlar ve tezler, o dönemde aşağı yukarı bugünkü fizyognominin işlevini yerine getiriyordu. Bilim adamları bu ilimlerin (veya uygulamaların) kaynağını müminin manevi gelişiminde aramışlardır.

    18. yüzyılda yaşamış ünlü bilim adamı ve mutasavvıf Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın (1705-1771) Marifetname'si ansiklopedik bir kitap olması itibariyle, fizyognomiye de büyük yer vermiştir. Olgun bir mutasavvıf olan İbrahim Hakkı, çok sayıda (bazı araştırmalarda bu sayı 15, 30, 50 ve hatta 70 olarak geçmektedir) eser yazmıştır. Bu eserler arasında en meşhur olanı ise Marifetname olmuştur.

    Bu eser, kapsamlı ve olgun düzeyde bilgi edinmiş, çağındaki bilgi ve keşiflere yabancı kalmayan İbrahim Hakkı'nın eski ile yeniyi kaynaştırmaya çalıştığı bir kitaptır. Ona göre de yaşadığı dönemin bütün bilgilerini kapsayan ansiklopedik özellikte bir çalışmadır, İbrahim Hakkı bu kitabında kendinden önce yaşamış İslam düşünürlerinin eserlerinden yararlandığı için, eserin fizyognomiyle ilgili bölümünü de okurken önceki dönemlerde fizyognomi ile ilgili görüşlerin neden ibaret olduğu konusunda da bilgi edinebiliriz. 

    Nitekim, eserde de beden yapısı, yüz biçimi ve bedenin ayrı ayrı azaları ile insan karakteri arasındaki ilişkinin "hikmet ehlinin" dilinden ayrıntılı bir şekilde sunulduğunu görmekteyiz.

    Marifetname, "Mukaddime" ile üç "Fen" ve bir "Hatime" olmak üzere beş ayrı bölümden oluşmaktadır. Bu kısımlar da kendi içlerinde "Bab, Fasıl, Nevi" olarak ayrılmıştır (Bunların dışında başta ve sonda, birkaç sayfalık yazılar vardır).

    Marifetname'de, fizyognomi ile ilgili bilgiler 4. babın 5 faslının 3. ve 4. nevilerinde yer almaktadır.

    Marifetname'ye göre, Allah insan alemin en güzel şekilde süsleyip nurlandırmıştır. Bunun yanı sıra, insanları şekil ve karakter olarak değişik
    yaratmıştır. Sonra lütuf ve inayeti ile, şekli karakterin ve azayı da ahlakın belirtisi kılmıştır. Böylece, insan önce kendi görünümünden kendi karakterini tanımlayarak ihtimam ile ahlakını güzelleştirir. Daha sonra yakınları ve dostlarının dış görünümlerine fehm ve firasetle bakarak, onların iç hallerine ve ahlaklarına vakıf olabilir: Onlara ya ahlaklarına göre rağbet ve muhabbetle muamele eder, veya aklınca güzel idare ile geçinip gider.

    İbrahim Hakkı, yüz yapısının (daha geniş anlamda vücut yapısı) karakter ile ilişkisini bir ilahi kural olduğunu ifade etmektedir. Bu anlamda fizyognomiyi öğrenmek ve bu vesile ile çevredeki insanlarla karakterlerine göre muamele etme gibi iyi bir sosyal iletişim metodu sunmaktadır.
    Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Eseri Marifetname'den bir bölüm:

    - Boyu uzun olanların kalbi saf ve temiz olur.
    - Kısa boylu olanların hileleri, aldatmaları çoktur.
    - Orta boylu olanlar akıllı ve hoş huylu olurlar.
    - Saçları sert olan kimse, akılla atılganlığı bulur.
    - Saçları yumuşak olan saf ve utanması az olur.
    - Saçı sarı olanın işi, kibirlenme ve kızgınlıktır.
    - Siyah saçlı olan sabırlıdır, onu ara.
    - Kumral saç güzeldir, sahibi bedelsizdir.
    - Saçı az olan lütufkar, anlayışlı ve nazik olur.
    - Başı küçük olanın aklı azdır, gizli şeyin varsa ona söyleme.
    - Başının tepesi yassı olan keder çekmez.
    - Başının derisi ince olan, hayır yapar, zarar vermez.
    - Kel adama yaklaşma, kötü huylu olur, ondan sakın.
    - Alnı dar olanın, içi de dar, sıkıntılı olur.
    - Alnı yumru olan, çirkin ve kalın kafalı olur.
    - Alnı enli olan kötü huylu olur, çünkü hastadır.
    - Alnı normal olanı emin bil.
    - Alnı buruşuksuz olan, şüphesiz tembel olur.
    - Alnı uzun olan anlayışlı, az ise cömert olur.
    - Kaşlarının arası buruşuk olan, üzüntü yükünü taşır.
    - Kulağı çok büyük olan, bilgisiz ve tembel olur.
    - Küçük kulaklı eğri, orta (normal) kulaklı doğru olur.
    - Kaşının ucu ince olanın, işi gücü fitnedir.
    - Kaşının kılları çok olanın, üzüntüleri de çok olur.
    - Kaşı açık olan doğrudur, çatma olan eğridir.
    - İnce kaşlı güzel olur, uzunu ise kibirli olmanın delilidir.
    - Kaşı yay gibi olan, her zaman güzel olur.
    - Göz çukuru az olursa, o kibirli olmaya delildir.
    - Siyah gözlüler itaatli, kızıl gözlüler cesur olurlar.
    - Gök gözlü olan zeki, ela gözlü olan edepli, terbiyeli olur.
    - Küçük gözlü hafif, büyük gözlü zarif, narin olur.
    - Gözü yumru olan kıskanç, orta olan dost olur.
    - Yarı kapalı göz ayıp, bakışı miskince olur.
    - Köre yakın olma, sık bakan, emniyetli olmaz.
    - Gözü şaşı adama bakma, çünkü o sana eğri bakar.
    - Güleç gözlü olan güzeldir, kirpiği sık olan bedelsizdir.
    - Büyük yüzlü olan illetlidir, küçük yüz kibirlenmeye delildir.
    - İnce yüzlü sevimli, kalın yüzlü hor (sevimsiz) olur.
    - Uzun yüzlü olanlar yalancı olurlar.
    - Ekşi yüzlü, somurtkan olanların, sözlerinin çoğu acı olur.
    - Yuvarlak yüzlüler, ay'dan daha nurlu olur.
    - Böyleleri çok güleç olur, onu gören muradını alır.
    - Benzi kızıl olan terbiyeli, esmer olan da zeki olur.
    - Benzi sarı olan illetli, siyaha çalan da tevekkelli olur.
    - Burnu uzun olanın idraki (anlayışı) az olur.
    - Kısa burunlu olanlar fazla korkak olur.
    - Burun ucu top olan, neşeli olur.
    - Burun ucu ağzına yakın olan adamdan sakın.
    - Burun delikleri geniş olanın içi kibir ve kıskançlıkla doludur.
    - Burun kanatlan dar olan kişide küsme ve inat çok olur.
    - Burnu enli olan kimse şehvete tutkundur.
    - Burnu eğri olan kimsenin düşüncesi, işi başarıya ulaştırmaktır.
    - Küçük ağızlı olan güzel ve fakat çok korkak olur.
    - Büyük ağızlı cesur, eğri ağızlı kötü olur.
    - Genizden söylenen sözler, kibirlenmeden olsa gerek.
    - İnce sesli erkeklerin işi, kadına şehvet duymaktır.
    - Erkek sesli kadınların çoğu yalan söyler.
    - Çabuk konuşan, ince anlayışlıdır.
    - Kaba sesli olanın gayreti ve yardımseverliği fazladır.
    - Çatal sesli olan, halktan kötülük geleceğini sanır.
    - Yüzü güleç, sözü tatlı olan insan azizdir, sevilir.
    - İnce ve kırmızı dudaklı kimse, söyleneni iyi anlar.
    - Bil ki kalın dudaklının kızgınlığı ağırdır.
    - İri dişliler, çok defa yaman işler yapar.
    - Normal dişi olanların, işi hoş ve doğrudur.
    - Kokusu hoş olanın, huyu da güzeldir, hoştur.
    - Çene kemiği ince olanın, aklı da hafif olur.
    - Enli çenenin sahibi kaba olur.
    - Çenesi normal olan, akıllı ve güzel olur.
    - Uzun sakallı kişi hünersiz olur.
    - Sık sakallı kişi kabadır, sohbetini de uzatır.
    - Siyah ve az sakallı olmak zekaya delildir.
    - Hiç kılı olmayan köse adamın hilesi çok olur.
    - Sakalı değirmi olanın kemali de çoktur.
    - Kafası enli olan ahmaklık illetine tutuktur.
    - Boynu çok uzun olanın olgunluğu az olur.
    - Boynu ince olan cahil olur.
    - Boynu kalın olan gece gündüz yiyici (obur) olur.
    - Boynu kısa olanın hilesi çok olur.
    - Boynu normal olanın işi iyilik yapmaktır.
    - Her uzvu normal olan, şüphesiz ki güzel olur.
    Değerlendirme: 4.5/2

    Litaratürde; İnsanı başkalarına iyilik ve yardım etmeye yönlendiren acıma duygusu. Tüm yaratılmışlara sevgi ile yaklaşma, onları kötülüklerden koruma ve kurtarma, zor durumlarında yardım etme, bağışta bulunma, affetme gibi iyi huy ve davranışların başlıca nedenidir. 
    No answer to this question yet.
    Değerlendirme: 4.0/2

    Satanizm Nedir?

    Özel olarak Hıristiyanlığa genel olarak da bütün dinlere karşı alternatif din olarak ortaya çıkan geçmişi oldukça eskiye dayanmasına rağmen yakın zamandan itibaren yeni bir din hüviyetine bürünen önemli bir harekettir. 

    Kelime olarak şeytana inanma, tanrı diye tapınma anlamına gelen satanizm; şeytana tapınma faaliyeti adı altında Yahudi-Hıristiyan geleneğine Yahudi - Hırıstiyan din tahakkümüne ve özellikle de Hıristiyanlığa karşı başlatılan bir reaksiyonun adı olmuştur. Buna Modern Protesto Hareketi demek de mümkündür. Bu hareket başta Hırıitiyanlık omak üzere bütün dinlere ve dinlerin ortaya koymuş olduğu kutsal değerlere karşı bir başkaldırıyı temsil eder. Dolayısıyla, başta İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde, özellikle de Amerika'da ortaya çıkan, oradan diğer ülkelere yayılan Satanizm; Şeytanın en önemli özelliği olan muhalefet ve başkaldırıyı esas alarak dinin ve dini olan her şeyin karşısında, fakat şeytanın ve onun temsil ettiği şeyin yanında yer alma hareketidir. Modern Satanizm ABD'li Macar asıllı Anton Szandor Lavey tarafından kurulan Şeytanın Kilisesi ile ortaya çıkıp şekillenmiştir. 
    Satanizm'in inanç ibadet ve ahlak anlayışını yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler olarak ikiye ayırıp inceleyebiliriz. Satanizm de inançları 21 Satanist nokta, 9 büyük yasak ve 9 bildiri olarak ele alabiliriz.

    21 Satanist Nokta
    The Dark Book of Satan adlı eserde satanistlerin hayatı nasıl anlamaları gerektiği ve diğer bireylerle ilişkilerini düzenleyen yirmi bir satanist nokta şunlardır: 

    Gücünü kaybetmemek için zayıf ve aciz (karaktersiz, kişiliksiz) olanlara saygı gösterme. 
    İçinde başarı yattığı için gücünü her zaman sına. 
    Mutluluğu barışta değil zaferde ara. 
    Uzun süreli dinlenmeden ziyade istirahatlerini kısa tut. 
    Yeni bir şey yaratacaksan eskiyi tamamen yok et. 
    Ölümünü göremeyeceğin hiçbir şeyi çok fazla sevme. 
    Yapıyı Kumun üzerine değil kayanın üzerine inşa et... Çünkü yapı sadece bugün yada dün için değil her zaman içindir. 
    Her zaman, yapılmamışı keşfetmek için daha fazla çalış. 
    Boyun eğmektense öl. 
    Demircilik ölümün kılıcını işlemek dışında hiçbir sanatsal değere sahip değildir. Çünkü ölüm getiren kılıç bir sanat şaheseridir. 
    Her şey üstende başarıyı elde etmek için önce kendinin üstüne çık (kendini aşmayı öğren). 
    Yaşayanların kanı yeni bir tohum yaratmak için iyi bir gübredir. 
    Kurukafadan oluşan piramitlerin üzerinde duran kişi,daha uzakları görebilir. 
    Sevgiyi bir kenara atma, fakat onu her zaman tehdit et çünkü o bir sahtekardır. 
    Bütün büyük olan şeyler acı üzerine kurulmuştur. 
    En önde olmaktan çok en üst de olmaya çalış, çünkü büyüklük orada yatar. 
    Daha önceden yaratılmış engelleri yok etmek için taze ve güçlü bir rüzgar gibi gel. 
    Bırak sevgi, hayatında bir amaç olsun, ama en büyük hedefin büyüklük olsun. 
    Erkek dışında hiçbir şey güzel değildir ama bütün her şeyden güzel olan kadındır. 
    Gücü engellediği için bütün aldanma ve yalanları reddet. 
    Satanizm'in 9 Büyük GünahıSatanizm diğer tüm dinlere karşı çıkarak günahı ret ederken kendiside yapılmasını yasakladığı kurallar koymuştur. Satanizm'de ki 9 büyük yasak şunlardır ; 
    1- Aptallık (Stupitiy)
    Satanist günahların ilki aptallıktır. Aptallar acı duymazlar. Satanistler hayatın tuzaklarla dolu olduğunu söyleyerek tuzaklara düşmemek ve aptal olmamak için çaba gösterilmesi gerektiğini savunur. 
    2- Olmadığın gibi gözükmek (Preteniousness)
    Boş böbürlenmelerin rahatsız edici bir şey olduğunu söylerler ve Lesser Magic 'in kardinal kurallarına hitap etmediğini bildiriler.
    3- Solipsizm
    Satanizm 'e göre başkalarına karşı davranışlarını dengelemek gerekmektedir. Çünkü karşıdaki kişi senin istediğin gibi olmaz yani sana ayak uyduramayabilir. Bu nedenden dolayı Satanizm, kişi sana nasıl davranıyorsa kişinin de ona öyle davranmasını öğütler ve kolaylıkla yanılgıya düşülebileceğini bu nedenle her an dikkatli olmak gerektiğini bildirir. 
    4- Kendini kandırmak (Self - Decient) 
    Satanistler için en büyük Kardinal günahlardan biriside kendini kandırmadır. Karşındaki kişilere her hangi bir nedenden dolayı (tabu, ön yargı,dış baskı vs) olmamasına rağmen büyüklük yakıştırıp saygı göstermeyi reddederler. Satanizm için asıl olan bireysel çıkardır ve kutsal olan bireyin sadece kendisidir. 
    5- Sürüye uymak (Herd Conformity) 
    Bir kişinin diğer bir kişinin isteklerini yerine getirebilmesi ona bir çıkar sağlaması ön koşuluna bağlıdır. Aksi takdirde bir çok kişinin isteklerine uymak onu köleleştirir. BU nedenle köle olmaktansa akıllı bir efendi seçmelidir. 
    6- Perpektif eksikliği (Lack Of Perspektive) 
    Satanizm yaşayarak her gün tarih yazıldığını bu süreçte perspektif eksikliğinin büyük acıları da beraberinde getireceğini bildirir. Bu nedenle her zaman geniş tarihsel ve sosyal olguları görmek gerekmektedir. Sürüye uymak özgürlüğü kısıtlar. 
    7- Ortodoksları unutmamak ( Forgetfulness) 
    Daha önce var olan ve toplum tarafından dedilen veya birey tarafından dedilen şeylerin yeni bir görünüm altında ve farklı bir şeymiş gibi sunulması ihtimaline karşı dikkatli olmak gerektiğini aksi davranışın günah olacağına inanırlar. 
    8 - Conterproductive pride 
    Satanizm 'in kuralı "eğer sizin için faydası varsa yapın"dır. Fakat sizin aleyhinizeyse ve köşeye sıkıştığınızda tek çıkış üzgünüm bir hata yaptım,keşke anlaşabilsek demek ise bunu yapın. Fakat sonra tekrar denemek gerektiğini bildirir. Yani bireysel çıkarınız için her şeyi yapın. 
    9- Estetik eksikliği ( Lack of Aesthetics) 
    Birey evrensel estetik görünüme önem vermektense istediği gibi görünme özgürlüğünü kullanmalıdır. Başkalarına hoş gözükmek için taranmış saçlara vs gerek yoktur.

    Satanizm'in 9 Büyük Bildirisi 

    Satanizme göre insan kendini sakınmamalı istediğini yapmalıdır. 
    Satanizm ruhsal umutlar yerine var oluşu savunur. 
    Satanizm nankör insanlar için vakit harcamaktansa hak edenlere incelik göstermeyi emer. 
    Satanistler kendilerine vuranlara diğer yanaklarını uzatmaktansa intikam almayı emer. 
    Satanizm vampir olmak için vakit harcamaktansa daha gerçekçi sorumluluklarını yerine getirmek gerektiğini savunur. 
    Satanizm tüm dinlerde günah diye dayatılan şeylerin duygusal ve zekasal zevkten ibaret olduğunu savunur. 
    Şeytan kilisenin en sadık dostudur. 
    Satanizme göre insanlar hayvanlardan bazen iyi ama çoğunlukla kötülük yapan canlılardır. Satanizm 'e göre insan kendini kandırmamalı aklıyla olduğu gibi gözükmelidir. 

    Kaynak: dunyadinleri.com

    Değerlendirme: 5.0/1

    Farkındalık Nedir?

    Farkındalık; fark etme, farkında olma anlamına gelen bir tabirdir. Bakmanın yanında görebilmenin de önemli olduğu olaydır. Bakanlardan ziyade görebiliyorsanız, bazı şeylerin farkındasınızdır. Farkındalık kişiden kişiye değişebilir. Örneğin bir x kişisinin bir tabloya baktığı zaman farkettiği şeyler ile bir y kişisinin aynı tabloya baktığındafark edeceği şeyler birbirinden çok farklı olabilir. Bu durum biraz da kişilerin yaşam tarzları ve beyin yapıları hakkında bize bilgiler verir.

    Bizim en derin tarafımız saf bilinçli farkındalığımızdır. O acı yada zevk verici deneyimlerimiz arasında hiçbir ayrım yapmaz. O sadece bunların farkındadır. Çevremizde olup biten olayların içinde yer almadan ve onlarla özdeşleşmeden ,tanık pozisyonundaki gözlemleme tutumu farkındalıktır. Eylemsizliktir. Hiçbir şey yapmamaktır. 

    Bu bir şekilde bizim müdahalemiz olmadan herşeyi olduğu gibi görebilmektir.Nerede olursak olalım ve ne yaparsak yapalım devamlı bir şekilde tanık pozisyonumuzu korursak yeni bir varoluş düzeyine geçeriz.Aslında gerçekleştirmemiz gereken tek radikal bakış açısıda budur.Yapmamız gereken olmamız gereken hiçbir şey yoktur. 

    Farkındalıkla yaşarken dışımızda meydana gelenleri yargılamadığımız gibi kendimizi ve içimizde olup biten duygularıda yargılamayız.Onlarla savaşmak zorunda değilizdir.Her şeyi olduğu gibi görürüz.Biz bu mevcudiyet konumunu sürdürdükçe içimizde  bu tanıklık bilinci bizi dönüştürmeye başlar.Kişisel özgürlüğün kalbide bu anlayıştır. 1


    _____________
    [1] meditasyondunyasi.com/farkindalik.html 
    No answer to this question yet.
    Değerlendirme: 4.0/1

    Sabetaycılık, Sabetayist, Sabetay Nedir? Kimlere denir?


    SABETAYCILIK, 17. yüzyılda İzmir ve çevresinde ortaya çıkan, Sabetay Sevi'nin kurucusu olduğu, onu mesih kabul eden, Yahudi mistisizmine ve Kabbala'ya dayanan bir inanç... Bu İnanç mensuplarına verilen isim de Sabetayist'tir. 

    Bir dönem sapkın ilan edildiler ve İslamiyet'e geçtiler. Diyanet İşleri Başkanlığı, Sabetaycılığı bir İslam mezhebi ya da tarikatı olarak saymazken, kendilerini Yahudiliğe bağlı bir fraksiyon olarak tanımlasalar da, Yahudiler tarafından resmi olarak bu dine bağlı kabul edilmezler. 

    Taraftarları Sabetayistler, Sabetaycı, Avdedî, Dönme veya Selanikli gibi farklı isimlerle de anılır. Kutsal şehirleri Selanik'tir. Türkiye'de İzmirli olarak bilinen Kapaniler, Karakaşiler ve Yakubiler olarak üç gruba ayrılırlar.

    Sabah

    No answer to this question yet.
    Değerlendirme: 0.0/0

    Ehli Kitap Nedir? Kimdir?


    Yahudi, Hıristiyan gibi semavi din mensuplarına "Ehl-i Kitap" denir. Kur`an-ı Kerim`de ehl-i kitaptan çokça bahisler vardır. Ehl-i Kitap, Peygamberimizi kabul etmediklerinden kafir sayılmakla beraber, "Allah`ı inkar eden" anlamında kafir değillerdir. Kur`an-ı Kerim, ehl-i Kitaba bazı konularda, kafirlere nispetle ayrıcalık tanır. Mesela, onlardan kız almak caizdir ve kestiklerini yemek helaldir (Maide suresi, 5) Onlara tanınan bu ayrıcalık, ehl-i küfre nispetle, imana daha yakın olmalarındandır. 


    Kur`an, onlara şöyle seslenir:

    "Ey ehl-i Kitab ! Bizimle sizin aranızdaki müşterek bir kelimeye gelin ! Ancak Allah`a ibadet edelim. Hiç bir şeyi O`na ortak koşmayalım. Allah`ı bırakıp bazınız bazısını Rab edinmesin." (Al-i İmran suresi, 64) 

    Yani, birbirimizi Rab, Mevla, Hakim-i mutlak tanımayalım. Bütün hareketlerimizi Hakk`ın emriyle ve Allah`ın rızasıyla ölçelim... Hepimiz Allah`a kul olalım. Kendimizi ancak O`na mahkum bilelim. Birbirimize de ancak bu kural çerçevesinde tabi ve bağlı olalım. (1)

    Kur`an, ehl-i Kitabın kendi alim ve ruhbanlarını, Rab edindiklerini bildirir. (Tevbe suresi, 31) Hıristiyanlıktan İslam`a geçen Adiy b. Hatem, "Ya Resulullah, biz onları Rab edinmiyorduk" deyince Resulullah, şu açıklamayı yapar: "Onlar, Allah`ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal yapıyor, siz de onlara uyuyordunuz. İşte bu, onları Rab edinmektir." (2) Yoksa, herhangi birini Rab edinmek için illa ona "Rab" namını vermek şart değildir. (3)

    Şu ayet, ehl-i kitapla mücadelede izlenecek yolu ifade eder: 

    "Onlardan zalim olanlar dışında, ehl-i kitapla en güzel bir şekilde mücadele edin. Ve şöyle deyin: Biz, hem bize indirilene, hem de size indirilene iman ettik. Bizim de, sizin de İlahımız birdir. Ve biz, yalnız O`na teslim olmuş kimseleriz." (Ankebut suresi, 46)

    Bu ayette, ehl-i kitap, iki kısımda mütaala edilmektedir:

    1-Zalim olanlar.
    2-İnsaflı olanlar.


    İnsaflı olanlarla en güzel bir şekilde mücadele yapılması emredilir. Bu tarz yaklaşım, onları İslam`a çekecek, İslam`a girmekte zorlanmayacaklardır. Çünkü, İslam`a girdikleri zaman Hz. Musa`yı, Hz. İsa`yı reddetmeleri gerekmiyor... Böylece, son peygamberin dinine uyacaklar ve tahrif edilmiş bir dinin mensubu olmaktan kurtulacaklardır.

    Kur`an-ı Kerim, hristiyanların yahudilere nisbetle İslam`a daha yakın olduğunu bildirir: 

    "Yahudi ve müşrikleri mü`minlere en çok düşmanlık yapan kimseler olarak bulacaksın. ‘Biz hristiyanız’ diyenleri de, mü`minlere sevgide en yakın kişiler olarak bulacaksın. Çünkü, onların içinde bilgin keşişler ve ruhbanlar var ve bir de onlar büyüklenmezler." (Maide suresi, 82)


    Tarih, üstteki ayetin bir ispatıdır. Yahudilerden İslam`a girenler parmakla gösterilecek kadar azdır. Fakat Hıristiyanlardan pek çok kimse, araştırmaları neticesinde İslam`ı seçmişlerdir. Bugün Avrupa`da Hıristiyan asıllı Müslümanların sayısı, yüz binleri geçmektedir. Yine Avrupa`da pek çok kilise, cami haline getirilmiş ve bunlar İslami faaliyet merkezleri olarak hizmet vermektedirler.

    Hıristiyan ülkelerde İslami faaliyetlerin güzel neticeleri gözle görülen bir realite olduğu gibi, bu ülkelerin idarecilerinin İslam aleyhinde tutumları da yine bir realitedir.

    İnsaflı ehl-i Kitapla en güzel bir mücadeleyi emreden Cenab-ı Hak, şu ayetle de onların zalim kısmıyla ilgili hükmü bildirir:

    "Ehl-i Kitaptan Allah`a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulünün haram kıldıklarını haram kabul etmeyen ve Hak dini din olarak seçmeyenlerle, onlar zelil vaziyette kendi elleriyle ‘cizye’ verinceye kadar savaşın." (Tevbe suresi, 29)


    Ayette sayılan özellikler, “Bütün ehl-i kitabı içine alır mı, yoksa almaz mı ?” meselesi zaman zaman tartışma konusu olmaktadır." (4) Ayetin " ehl-i Kitabın hepsiyle, onlar cizye verinceye kadar savaşın" demeyip, "ehl-i kitaptan şu özellikte olanlarla savaşın." demesi, herhalde gözden uzak tutulmamallıdır. (5) Resulüllah’ın uygulaması da bu tarzda olmuştur. Hz. Peygamber, İslam`ın Mekke döneminde bazı Müslümanları Hıristiyan bir ülke olan Habeşistan`a göndermiş, orada rahat edeceklerini söylemiştir. Medine döneminde ise, hem Yahudi hem de Hıristiyanlarla diyaloğa girmiş, onlara Allah`ın dinini anlatmış, kendilerini iknaya çalışmıştır. Bunun neticesinde ehl-i Kitaptan İslam`a girenler olmuştur.

    Kur`an`ın belirttiği gibi, "...ehl-i Kitabın hepsi bir değildir" (Al-i İmran suresi, 113). Onların hepsini aynı kategoride görmek, Kur`ani ve tarihi realiteye muhaliftir. 

    "Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidayet etmez" (Maide suresi, 51) 

    ayeti, onlarla diyaloga ve beşeri ilişkilere mani değildir. Nitekim, ehl-i Kitaptan kız almak, Kur`an`ın hükmüyle sabit bir vakıadır (Maide suresi,5). Hamdi Yazır, üstteki ayetle ilgili şöyle der: Müminler, Yahudi ve Hıristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara idareci olmaktan men edilmemiş, onları veli ittihaz eylemekten, yardaklık etmekten nehiy edilmişlerdir. Çünkü onlar, müminlere yar olmazlar. (6)

    Meseleyi şu şekilde özetlemek mümkündür: 

    Onlarla beşeri ilişkilerde bulunmak ayrı, onların din-örf ve adetlerine hayran kalmak ayrıdır. Birincisi Kur`an`ın nehyine dahil değilken, ikincisi kesinlikle yasaklanmıştır.


    Doç. Dr. Şadi Eren

    _________________________________________
    1-Yazır, II, 1132
    2-Razi, XVI, 37
    3-Yazır, IV, 2512
    4-Rıza, X, 333; Kutub, III, 1631-1634
    5-Ateş, III, 1133-1134
    6-Beydavi, II, 211
    Değerlendirme: 4.7/3

    Küresel Isınma Nedir?

    Küresel Isınma Nedir? Ne Anlama Gelir? KÜRESEL ISINMA RESİM, Forum.Vatan.TC
    İnsan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. 

    İklim sisteminde vazgeçilmez bir yere sahip olan sera gazları, güneş ve yer radyasyonunu tutarak, atmosferin ısınmasında başlıca etkendirler. Sera gazlarının bulunmaması durumunda yeryüzünün sıcaklığının bugüne göre 30odaha soğuk olacağı hesaplanmıştır. 

    Son yıllarda atmosferde çeşitli insan aktivitelerinden kaynaklanan nedenlerle karbondioksit, metan, ozon ve di azot monoksit gibi gazlardan oluşan sera gazları, yeryüzü sıcaklığında belirgin artmalara sebep oluyor. Sera etkisinin artması, troposferin ısınmasında, stratosferin de soğumasında en önemli etken olarak gösteriliyor.


    Değerlendirme: 3.5/2

    FOSİL, FOSİLLER NEDİR? NEYE DENİR?


    En genel anlamıyla fosil, uzun zaman önce yaşamış canlıların yapılarının, doğal koşullar altında korunarak günümüze kadar ulaşan izidir. 

    Fosiller, kimi zaman organizmanın bir parçasının kimi zaman da canlının hayattayken bıraktığı izlerin (bunlara iz fosil denir) günümüze kadar gelmesidir. Ölen hayvan ve bitkilerin, çürümeden korunarak, yer kabuğunun bir parçası haline gelmesiyle fosil oluşur. Fosilleşmenin meydana gelebilmesi için, hayvanın veya bitkinin -üzerini çoğunlukla bir çamur katmanının örtmesiyle- ani ve hızlı bir şekilde gömülmesi gerekir. Bu gömülmeyi genellikle kimyasal bir süreç takip eder. Bu süreçte yaşanan mineral değişimleriyle de koruma sağlanmış olur. 
    Fosiller, canlılık tarihinin en önemli delilleridir. 

    Dünyanın çeşitli bölgelerinde elde edilmiş yüz milyonlarca fosil bulunmaktadır. Fosillerin sağladığı temel bilgi, canlılığın tarihi ve yapısı hakkındadır. Milyonlarca fosil, canlılığın aniden, kompleks yapısıyla, eksiksiz olarak ortaya çıktığını ve milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişikliğe uğramadığını göstermektedir. Bu da canlılığın yoktan var edildiğinin yani yaratıldığının önemli bir delilidir. Canlıların aşama aşama oluştuğunu, yani evrim geçirdiğini gösteren ise tek bir fosil dahi yoktur. 

    Evrimcilerin ara fosil olduğunu iddia ettikleri fosil örnekleri yalnızca birkaç tanedir ve bunların geçersizliği de bilimsel olarak ispatlanmış durumdadır. Aynı zamanda yine Darwinistlerin ara fosil olarak dünyaya tanıttıkları bazı örneklerin sahte çıkması da, bu konuda sahtekarlık yapacak kadar çaresiz olduklarını gözler önüne sermektedir. 150 yılı aşkın süredir, dünyanın dört bir yanında yapılan kazılarda elde edilen fosil kayıtları, balıkların hep balık, böceklerin hep böcek, kuşların hep kuş, sürüngenlerin hep sürüngen olduğunu ispatlamıştır. Canlı türleri arasında bir geçiş olduğunu -yani balıkların sürüngenlere, sürüngenlerin kuşlara dönüştüğü gibi- gösteren tek bir tane bile fosil görülmemiştir. Kısaca, fosil kayıtları, evrim teorisinin temel iddiası olan, türlerin uzun süreçler içinde değişimlere uğrayarak birbirinden türediği iddiasını kesin olarak çürütmüştür. 

    Fosiller canlılık hakkında verdikleri bilginin yanı sıra, kıta tabakalarının hareketlerinin yeryüzü yüzeyini nasıl değiştirdiği, Dünya tarihinde yaşanan iklimsel değişikliklerin neler olduğu gibi yeryüzünün geçmişiyle ilgili de önemli bilgiler sunarlar. 

    Fosiller, antik Yunan döneminden beri araştırmacıların ilgisini çekmiş, ancak 17. yüzyıl ortalarından itibaren fosillerin incelenmesi bir bilim dalı olarak gelişmeye başlamıştır. Araştırmacı Robert Hooke'un eserlerini (Micrographia (Mikrografi), 1665; Discourse of Earthquakes (Deprem Konuşmaları), 1668), Niels Stensen'in (Nicolai Steno ismiyle bilinir) çalışmaları takip etmiştir. Hooke ve Steno'nun fosiller üzerinde çalışma yaptıkları dönemlerde, düşünürlerin büyük bir kısmı fosillerin gerçekten yaşamış canlıların izleri olduğuna inanmıyorlar, doğanın bir şekilde canlıları taklit ettiğini iddia ediyorlardı. Fosillerin gerçek canlıların izi olup olmadığı yönündeki tartışmanın temelinde, fosillerin bulunduğu yerlerin dönemin jeolojik bilgileriyle açıklanamaması vardı. Fosiller genelde dağlık bölgelerde bulunuyor, ancak örneğin bir balığın nasıl olup da su seviyesinden bu kadar yüksek bir mekanda fosilleşmiş olabileceği teknik olarak açıklanamıyordu. Steno, tıpkı geçmişte Leonardo Da Vinci'nin öne sürdüğü gibi, tarih boyunca su seviyesinde geri çekilmeler olduğunu iddia ediyordu. Hooke ise, dağların okyanus tabanlarındaki depremler ve iç ısınma nedeniyle oluştuğunu söylüyordu. 

    Hooke ve Steno'nun, fosillerin geçmişte yaşamış canlıların izleri olduğunu ortaya koyan açıklamalarının ardından, 18. ve 19. yüzyılda jeolojinin de gelişmesiyle, fosil toplama ve araştırma sistemli bir bilim dalına dönüşmeye başladı. Fosillerin sınıflandırılması ve yorumlanmasında, Steno'nun belirlediği prensipler izlendi. Özellikle 18. yüzyıl itibariyle madenciliğin gelişmesi ve demiryolları inşaatlarının artması, yer altının daha çok ve daha detaylı incelenmesine imkan tanıdı. 

    Modern jeoloji, yeryüzü yüzeyinin "tabaka" adı verilen katmanlardan oluştuğunu, bu tabakaların, kıtaları ve okyanus tabanını taşıyarak Dünya üzerinde hareket ettiğini, tabakalar hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler olduğunu, dağların da büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana geldiğini ortaya koydu. Dünya coğrafyasında uzun zaman dilimleri içinde meydana gelen değişimler, şimdi dağlık olan bazı bölgelerin bir zamanlar sularla kaplı olduğunu da gösteriyordu. 

    Böylece kaya katmanlarında bulunan fosillerin, yeryüzünün farklı dönemleri hakkında bilgi edinmenin önemli yollarından biri olduğu ortaya çıktı. Jeolojik bilgiler, öldükten sonra çökeltiler içinde korunan canlı izlerinin yani fosillerin, çok uzun dönemler içinde, kayaların oluşumu sırasında yeryüzünün kabuğuna doğru yükseldiklerini gösteriyordu. Fosillerin bulunduğu kayaların bazıları, yüz milyonlarca yıl öncesine aitti. 
    Yapılan araştırmalarda, belli fosil türlerinin yalnızca belli katmanlarda ve belli kaya tiplerinde bulunduğu gözlemlendi. Üst üste gelen kaya katmanlarının her birinde kendisine has, o katmanın bir tür imzası olarak nitelenebilecek fosil grupları olduğu görüldü. Bu "imza fosiller", hem zaman dilimlerine göre hem de mekana göre farklılık gösterebiliyordu. Örneğin, aynı döneme ait bir fosil yatağında, biri eski bir göl yatağı diğeri de mercan kayalığı olan iki farklı çevre koşulu ve tortuyla karşılaşılabiliyordu. Ya da bunun tam tersine, birbirinden kilometrelerce uzakta iki farklı kayalıkta, aynı fosil "imzasıyla" karşılaşmak mümkündü. Bu izlerin sağladığı bilgilerle, günümüzde halen kullanılmakta olan jeolojik zaman çizelgesi tespit edildi.
    FOSİLLEŞME NEDİR? FOSİLLER NEYE YARAR? FOSİLLERİN YARARLARI NELERDİR?

    Fosiller canlılık hakkında verdikleri bilginin yanı sıra, kıta tabakalarının hareketlerinin yeryüzü yüzeyini nasıl değiştirdiği, Dünya tarihinde yaşanan iklimsel değişikliklerin neler olduğu gibi yeryüzünün geçmişiyle ilgili de önemli bilgiler sunarlar. Canlı öldükten sonra fosilleşinceye kadar geçen sürece fosilleşme denir. Fosilleşmenin en iyi kuralı canlı öldükten sonra bulunduğu ortama hemen gömülmesi ve dış etkenlerden hızla korunmasıdır. 


    Modern jeoloji, yeryüzü yüzeyinin "tabaka" adı verilen katmanlardan oluştuğunu, bu tabakaların, kıtaları ve okyanus tabanını taşıyarak Dünya üzerinde hareket ettiğini, tabakalar hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler olduğunu, dağların da büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana geldiğini ortaya koydu. Dünya coğrafyasında uzun zaman dilimleri içinde meydana gelen değişimler, şimdi dağlık olan bazı bölgelerin bir zamanlar sularla kaplı olduğunu da gösteriyordu.

    Böylece kaya katmanlarında bulunan fosillerin, yeryüzünün farklı dönemleri hakkında bilgi edinmenin önemli yollarından biri olduğu ortaya çıktı. Jeolojik bilgiler, öldükten sonra çökeltiler içinde korunan canlı izlerinin yani fosillerin, çok uzun dönemler içinde, kayaların oluşumu sırasında yeryüzünün kabuğuna doğru yükseldiklerini gösteriyordu. Fosillerin bulunduğu kayaların bazıları, yüz milyonlarca yıl öncesine aitti. 

    Daha ayrıntılı bilgi için konunun devamına buradan bakabilirsiniz: 
    Fosil Nedir? Fosillerin yararları nelerdir ?
    Değerlendirme: 5.0/1

    "Şeriat" nedir, ne değildir?

    Hocam, bazı kişi ve kuruluşların önderliğinde, kendilerine göre bazı olumsuzlukları protesto etmek amacıyla toplandıkları zaman "kahrolsun şeriat, şeriata izin yok" gibi sözler söylüyorlar.


    Normal021MicrosoftInternetExplorer4

    Bu gibi sözleri Kur'ân'la ve Sünnetle izah edebilir misiniz, hükmü nedir? (Malatya'dan Şahin)

    Bu sözleri söyleyenlerin bir kısmı var ki, ne dine inanır, ne de Allah'a inanır. İslâma karşıdır, düşmandır. Böyle bir insan bu sözü inançsızlığından dolayı söyler. Bu tür insanların hiçbir kutsalı yoktur. Onların gözünde dini çağrıştıran her şey zararlıdır,

    "Kahrolsun şeriat" diye bağırıp çağıran başka bir tip daha vardır ki, o da bilmeden konuşuyor. Dine ve Allah'a inancı vardır, ama "şeriat"ın siyasi ve ideolojik bir düşünce olduğunu sanıyor, bilinçsiz söylüyor.

    Oysa şeriatla din aynı anlama gelir. Din şeriattır, şeriat da dindir.

    "Şeriat" kavramının içinde, imanla ilgili hükümler olduğu gibi, ahlakla, ibadetle ve günlük hayattaki işlerle alakalı hükümler de vardır.

    Her şeyden önce şeriatı ve dini gönderen Allah'tır. Onun için Allah'a "Şâri-i Hakiki/gerçek şeriat koyucu" denir.

    ***

    Sözlük anlamıyla şeriat  "yol, mezhep, metot, âdet" demektir. Dinî bir terim olarak da, "Kur'ân âyetlerine, Allah Resulünün (a.s.m.) sünnetine dayanan ilâhî hüküm"ler bütünüdür.

    "Şeriat" kelimesi bir terim olarak diğer kanunlar ve dinler için de kullanılabilir. Mesela, "Musa Aleyhisselâmın şeriatı" gibi...

    Şeriat kelimesinin terim anlamı şu âyete dayanır:

    "Sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy. Hakkı bilmeyenlerin arzu ve heveslerine uyma" (Câsiye, 45:18).


    Peygamberimizin getirdiği İslam şeriatı, daha önceki şeriatların tamamlayıcısı niteliğindedir. Bu mesele Kur'ân'da şöyle dile getirilir:

    "Allah, dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda Nuh'a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiyede bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şeriat olarak koydu" (Şûrâ, 42:13)

    ***

    İslam hukuku kaynakları İslam şeriatını üç ana bölümde inceler:

    İbadetler, muameleler, ceza hukuku.

    İbadetler:  Allah'ın razı olduğu her çeşit ibadeti içine alır. Namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi ibadetlerin uygulanmasıdır.

    Muameleler: İnsanlar arasında ekonomik ve sosyal ilişkileri, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle ilişkileri bu bölümde yer alır.

    Ceza hukuku:  İslam şeriatının uygulandığı bir İslam ülkesinde toplumsal düzeni bozmaya çalışanlara verilecek caydırıcı bazı ceza hükümlerini kapsar.

    ***

    Şeriat sadece Kur'ân hükümleri ve İslamî esaslar değildir. Herkesin "şeriat" olarak bildiği bu şeriat, Cenab-ı Hakkın Kelâm sıfatına dayanır.

    Bir diğer şeriat da Allah'ın İrade sıfatından gelir ve bu sıfatın tecellisidir. Buna "sünnetüllah/tabiat/doğa" tabiri kullanılır.

    Mesela, yerin çekim gücü, ateşin yakması, soğuğun üşütmesi, zehrin insan öldürmesi gibi tabiatta var olan fıtrî kanunlar, kevnî kanunlardır. Bunların yaratıcısı ve işleteni Yüce Allah'tır.

    Nasıl ki, Kelam sıfatından gelen kanunlara karşı gelenler belli cezalara uğrayacağı gibi, irade sıfatından gelen bu kanunlara karşı duranlar da cezasını hemen görürler.

    İslâm Hukuku Hocası Hayrettin Karaman, diğer adı hak din ve İslam olan Kur'ânî anlamdaki şeriata karşı çıkanların dini durumlarını değerlendirirken şu tespiti yapar:

    "şeriat istemiyoruz, kahrolsun şeriat!' diyenler, İslâm'ın bir kısmını reddediyor, onunla inanç ve yaşama bakımından ilişkilerini kesiyorlar, hatta ona karşı düşmanca cephe alıyorlar. Bu durumda olanların aynı zamanda Müslüman olmaları mümkün ve sahih değildir." (www.hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/2/0121.htm)

    Bu konuda daha geniş bilgi için "İnsanı Uçuruma Götüren Sözler" kitabımıza bakabilirsiniz.

    Bugün Gazetesi


    Değerlendirme: 0.0/0

    ŞİRK NEDİR?

    Şirk, kelime manası olarak "ortaklık" demektir. Şirk terimi, Türkçe Kuran meallerinde, yer yer Allah'a "eş koşmak", "ortak koşmak" olarak da tercüme edilmiştir.

    Kuran'da şirk, herhangi birşeyi veya herhangi bir kimseyi ya da herhangi bir kavramı, değerlendirme, tercih etme ya da ona önem ve kıymet verme veya onu üstün tutma bakımından Allah'la eşit veya daha ileri bir düzeyde görmek ve bu çarpık bakış açısıyla hareket etmek anlamında kullanılır. Kuran'da bu tutum Allah'tan başka İlah edinmek olarak tanımlanır.

    Kuran'ın temel mesajı ise Allah'tan başka ilah olmadığıdır. Bu mesaj, Kuran'da "La ilahe illAllah" hükmü ile haber verilir. Bu ifade Kuran'da pek çok kereler önemle tekrarlanır ve imanın önemli bir şartı olarak vurgulanır. Yalnız bu noktanın Müslümanlar tarafından çok iyi kavranılması ve derinlemesine düşünülmesi gerekir. Zira Allah'ın tek güç ve kudret sahibi olduğu, tek İlah olduğu çok kesin bir gerçektir, fakat bu gerçeği yalnızca zahir manasıyla değerlendirmek büyük yanlış olur. Kuran'a baktığımızda, bu temel gerçeğin aksine bir inanç, tutum ve davranışın şirk olduğunu görürüz. Bu nedenle şirki en genel anlamda, "La ilahe illAllah" gerçeğinin dışında, Allah'tan başka "güç ve kudret sahipleri", "ilahlar" olduğu gibi yanlış bir tavır ve anlayışa saplanmak şeklinde tanımlayabiliriz.

    Burada ilah teriminin ne anlama geldiğini bilmek elbette konunun özünü anlamak açısından oldukça önemlidir. Bizim için önemli ve geçerli olan tanım Kuran'da tarif edilendir. Kuran'da Allah bize Kendisi'ni birçok sıfatıyla tanıtmış ve başka ilah olmadığını bildirmiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki ilah, Allah'ın Kuran'da bildirilen bu sıfat ve özelliklerine sahip olan varlıktır. Dolayısıyla yegane ilah Allah'tır. Allah'ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir varlık yoktur ve olamaz. Bu yüzden Allah'ın herhangi bir sıfatına başkasının sahip olduğunu iddia etmek "Allah'tan başka ilahlar edinmek", diğer deyimle "şirk koşmak" anlamına gelir. 

    Burada ince bir ayrımı belirtmek yerinde olacaktır. Örneğin, Allah'ın sıfatlarından biri olan "Gani" yani "Zengin" terimi insanlar için de kullanılır. Elbette bu vasfı kullanmanın, bu kişinin mali durumunu tarif etmek açısından hiçbir sakıncası yoktur. Ancak, şirke yol açan durum bu zenginliğin kişinin kendisinden kaynaklandığını zannetmektir. Durum böyle olunca zenginliğin gerçek sahibinin Allah olduğu unutulur. Bu kişinin sahip olduğu herşeyi ona Allah'ın verdiği, Allah'ın Gani sıfatıyla bu kişide tecelli ettiği, verdiği herşeyi dilerse bir anda geri alabileceği göz ardı edilmiş olur. Dolayısıyla Allah'tan başka herkesin mutlak fakir ve aciz olduğu, ancak dilediği kulları üzerinde dilediği sıfatlarıyla tecelli edebileceği düşünülmemiş olur. Bunun sonucunda o kişi sahip olduğu mal, mülk ve zenginliğin gerçek sahibi zannedilerek, onun kendiliğinden böyle bir sıfata sahip olduğu, zenginliğinin kendisinden kaynaklandığı sanılır. Bu çok cahilce bir yaklaşımdır ve şirke yol açabilir. Çünkü bu bakış açısıyla hareket edildiğinde Allah tamamen unutulur ve o kişiye hakkı olmayan bir ilahlık vasfı verilmiş olur. 

    Doğru olan tavır ise zenginliğin asıl sahibinin Allah olduğunu bilmek, O'nun göklerin ve yerin mülkünün tek hakimi olduğunu takdir etmek ve insana verdiği bu zenginliği Allah'ın dilediği anda alabileceğinin de bilincinde olmaktır. Zenginlik verilen kişiyi değerlendirirken de onun zengin ya da fakir olması önemli olmamalı, onun Allah'ın bir kulu olduğu düşünülmelidir. Örneğin bu kişinin aile üyeleri malın asıl sahibi olarak onu görürlerse, yalnızca ondan medet umarlarsa, malın esas malikinin Allah olduğunu unuturlarsa bu çok yanlış bir bakış açısı olur. Aynı şekilde bu kişinin yanında çalışan insanlar da kendilerini yediren ve içirenin, barındıranın Allah olduğunu unutmamalıdırlar. Allah'ı unutup, patronlarını müstakil bir güç olarak değerlendirirlerse bu çok büyük bir akılsızlık olur. Nitekim bu gerçek insanlara Kuran'da şöyle bildirilmiştir: 

    "...Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın Katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz." (Ankebut Suresi, 17)
    Bütün bunların yanısıra Kuran'da Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi olmadığı bildirilir. (Kehf Suresi, 39) Allah'ın yarattığı varlıkların sahip oldukları gibi görünen güç ve kuvvet ise gerçekte Allah'a ait olan sonsuz gücün onlardaki bir yansımasıdır. Allah dilediği anda bu gücü kendilerinden geri alabilir. Bu nedenle bir kimseyi, Allah'ın kendisine bu dünyada geçici olarak ve imtihan için verdiği güç ve kudret nedeniyle gözde büyütmek, ona hayran olmak, bu gücü ona aitmiş gibi görmek bir nevi onu ilahlaştırmak olur. Gerçekte büyük görülmesi, hayran olunması, kendisinden medet umulması gereken yegane mutlak güç Allah'tır. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:

    "Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, Azizdir." (Hac Suresi, 74)

    Aynı mantık Allah'ın yarattıklarında tecelli eden, yani yansıyan diğer tüm sıfatları için de geçerlidir. Bunları değerlendirirken de bu sıfatların asıl sahibinin Allah olduğunu bilmek, insanlarda görülenin yalnızca bir tecelli olduğunu idrak etmek gerekir.

    Şirkin çıkış noktası: "Benlik verme"

    Şirk kavramının temelinde Allah'ın yarattıklarına "benlik verme", yani etrafındaki kişilere ve eşyalara Allah'tan bağımsız, müstakil varlıklarmış gözüyle bakma gibi çarpık bir yaklaşım bulunmaktadır. Bu yanlış bakış açısına göre hem Allah'ın sahip olduğu zenginlik, güzellik, güç ve ihtişam vardır hem de insanların. Yani insanlar da müstakil olarak bu şekilde zenginliğe, güce, ihtişama sahiptirler. Ancak bir kimseye veya bir eşyaya bu gözle bakmak, onun sahip olduğu özellikleri kendisinden bilmek, bu özelliklerin onda bağımsız ve mutlak olarak var olduğunu sanmak, bundan dolayı o kişiye değer vermek ya da ondan korkmak ona benlik vermek demektir. 

    Bu çarpık bakış açısı şirkin çıkış noktasını oluşturur. İlerleyen bölümlerde de inceleyeceğimiz gibi her türlü şirk çeşidinin, müşrik tavrının ardında bu benlik verme yanılgısı vardır. Oysa samimi bir mümin önce imanını "muvahhid", yani Allah'ı birleyen, O'na hiçbir şeyi şirk koşmayan bir temel üzerine kurmalıdır. Bunun için de herkesin ve herşeyin, varlıklarını Allah'a borçlu olduğunu her an hatırlaması gereklidir. Onlar Allah'ın dilemesiyle var olmuşlardır. Varlıklarını Allah ayakta tutmaktadır ve dilediği an dilediğini yok edip ortadan kaldırabilir. Ayrıca herkese ve herşeye sahip oldukları tüm özellikleri veren de yine Allah'tır. 

    Güç, imkan, zeka, güzellik, şöhret, makam hepsi Allah'ın dilemesiyle olan özelliklerdir. Allah dilediği anda bunları kişinin elinden alabilir. Bu, Allah'a göre çok kolaydır. Allah her yerde ve herkeste değişik şekillerde tecelli eder. İnsanlar çevrelerinde hep bu tecellileri seyrederler. Allah'a iman eden bir insanın, hiçbir şeyin Allah'tan bağımsız müstakil bir varlığı olmadığını bu şekilde kalbine iyice yerleştirmesi gereklidir. Ancak bu gerçeğe uygun bir inanç, düşünce ve davranış biçimi içerisinde bulunduğunda şirke düşmekten kendini kurtarabilir.

    Şirk koşanların geçersiz mazeretleri

    Şirk, tevhid, kulluk, ibadet gibi kavramların gerçek anlamlarını en güzel ve en doğru olarak öğrenebileceğimiz kaynak Kuran'dır. Bu nedenle, her konuda yalnızca Allah'ı İlah edinen bir tavır ve anlayışa, inanç ve davranışa sahip olabilmek ve şirkten korunabilmek, ancak ve ancak Kuran'ı okuyup anlamakla ve ona eksiksiz bir biçimde uymaya çalışmakla gerçekleşir. Dolayısıyla, kişinin iman ettiği ve Kuran'ın hak olduğunu bildiği halde inanç, düşünce, ahlak anlayışı, yaşam tarzı ve değer yargıları bakımından Allah'ın Kuran'da bildirdiği ölçülerden ve mutlak doğrulardan farklı kıstaslar edinmesi ve hayatını bu yanlış kıstaslara göre düzenlemesi büyük bir hata olur. Aynı şekilde Allah'ın emirleri yerine başka seçenekleri tercih etmesi, çeşitli gerekçeler öne sürerek Allah'ın hükümlerini terk etmesi de şirke sebep olur. 

    Bu konuda insan hangi gerekçeyi öne sürerse sürsün geçerli olmaz. Örneğin bir kimsenin hoşnutluğunu Allah'ın hoşnutluğuna tercih etmek, Allah'ı razı etmek yerine onu razı etmeye çalışmak demek ayrı bir İlah edinmek demektir. Bir kimseden Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla korkmak, onun korkusuyla Allah'ın emirlerini ya da hoşnut olacağı fiilleri terk etmek de aynı anlamdadır. Bir kimseyi Allah'ı sever gibi sevmek, o kimseyi Allah'a ortak koşmak, onu Allah'ın yanı sıra başka bir ilah olarak görmek anlamına gelir. Örnekleri biraz daha detaylandırmak mümkündür. Mesela bir kişi dini yaşaması gerektiğini anladığı halde içinde bulunduğu ortamı ya da çevreyi sebep göstererek, onların tepkisini almamak için dinden taviz verdiğini söylüyorsa bu, açık bir şirk göstergesidir. Çünkü bu durumda Allah'ın hoşnut olmasını değil de çevresinde bulunan kişilerin hoşnut olmasını tercih ediyor demektir. Ya da insanın ailesi veya beraber olduğu insanlar da dini kavrayamıyor olabilir, böyle bir durumda kişinin onları üzmemek adına dinin gereklerini terk edip, taviz vermesi de aynı tehlikenin belirtisidir. Çünkü bu durumda yapılması gereken Allah'ın rızasından asla taviz vermemek, insanların hoşnutluğunu değil de Allah'ın hoşnutluğunu tercih etmektir. İnsan elbette ki ailesine sevgi ve saygıda kusur etmek istemez ama onlar kendisini de şirk koşmaya çağırırlarsa o zaman ne yapılması gerektiğini de yine Allah Kuran'da bizlere şöyle bildirir: 

    Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim. (Ankebut Suresi,) 

    Bu duruma verilecek en iyi örnek Peygamberimiz (sav)'in dönemidir. Peygamber Efendimiz dini tebliğ ettiği sıralarda pek çok insan İslam'ın hak olduğunu anlamış, Kuran'ın Allah'ın kitabı olduğunu ve ona uyulması gerektiğini kavramıştır. Fakat bu insanlardan çok azı gerçekten din ahlakının gereklerini yerine getirmiş ve Peygamebrimiz (sav)'e uymuştur. Örneğin örtünmeyle ilgili ayetler Hicretten sonraki dönemde indirilmiştir. 

    "Şeybe kızı Safiye anlatıyor ve diyor ki: Biz Hz. Aişe'nin yanında iken bir kısım hanımlar Kureyşli kadınların durumunu ve faziletlerini anlatmışlardı. Bunun üzerine Hz. Aişe buyurdular ki; "muhakkak ki Kureyşli kadınların üstünlüğü vardır. Ama Allah'a yemin ederim ki, ben ansar'ın kadınlarından daha çok Allah'ın Kitabını tasdik eden ve Kur'an'a inanan faziletli kimseler görmedim." Nur Suresi'ndeki "baş örtülerini yakalarının üzerlerine koysunlar" ayet-i kerimesi nazil olduğunda kocaları onların yanlarına gittiler ve kendilerine Allah (cc)'ın bu konuda inzal buyurduğu ayeti okudular. Her bir kişi karısına, kızına, bacısına ve yakınlarına bu ayeti okuyordu. İçlerinden hiçbir hanım baş örtüsünü yakaları üzerine koymaz olmadı. Allah'ın indirdiği kitabındaki hükmüne inandıklarından ve tasdik ettiklerinden örtülerine büründüler..." (İbn-i Kesir, Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri, cilt:11, syf. 5880)

    Yine tesettürle ilgili ayetler indiği dönemde Müslüman kadınların güzel tavırlarıyla ilgili olarak şunlar rivayet edilir: Hz. Ayşe (radiyAllahu anh)'dan rivayet edilmiştir:

    "Başörtülerini yakalarının üstüne koysunlar"ayetini inzal edince harmaniyelerini yırtarak onunla örtünmüşlerdir." (İbn-i Kesir, Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri, cilt:11, syf. 5880)

    Peygamberimiz (sav) döneminde mümin kadınlar Cenab-ı Allah'ın tesettür konusundaki emrini hiç tereddüt etmeden, işte böylesine büyük bir şevk ve istekle karşılamışlar, hemen itaat etmişlerdi. Onlardan sonra gelen Müslümanlar da aynı şevk ve kararlılıkla bu emri yerine getirmişlerdir. 

    Peygamberimiz (sav) dönemindeki bazı kişiler ise içinde bulundukları toplumdan alacakları tepkiden korkmuşlar, onların tehditlerinden çekinmişler, makamlarını, prestijlerini yitirmekten kaygılanmışlar, peygambere uydukları takdirde ticaretlerinin, mali işlerinin etkileneceğini, Müslümanlara vakit ayırınca, dine hizmet edince kayba uğrayacaklarını düşünmüşlerdir. Kimisi bulundukları zorlu ortam nedeniyle gelmesi muhtemel kötülüklerden ürkmüş, kimisi çöl sıcağında Peygamberle birlikte yola çıkmayı zor görmüş, nefsinin rahatını tercih etmiştir. 

    Sonuçta bakıldığında bu insanlar birtakım gerekçeler öne sürerek dinden taviz vermişlerdir. Ama Kuran ayetleri doğrultusunda bakıldığında bu insanların aslında şirk içinde oldukları hemen anlaşılır. Çünkü bu kişiler vicdanlarıyla doğruyu gördükleri halde ya insanları, ya toplumu, ya parayı, ya mevkilerini ya da nefislerini Allah'ın rızasına tercih etmişlerdir. Allah'tan başkalarını razı etmeye çalışmışlar, Allah'ın dışında varlıklardan medet ummuşlardır. 

    Yine o dönemde pek çok insan aslında hak olduğunu bildiği halde yalnızca nefsani istekleri nedeniyle veya nefsinin rahatı için dinden taviz vermiştir. Kimisi tehlike altına girmemek, kimisi tembellik yapmak, kimisi hiçbir fedakarlıkta bulunmamak, kimisi de nefsani isteklerini tatmin etmek için ödün vermiş ve nefsini tercih etmiştir. Kuran'da peygamberin yanında yer almamak için nefisleri adına bahaneler öne süren insanların durumundan şöyle bahsedilir:

    "...Onlardan bir topluluk da: "Gerçekten evlerimiz açıktır" diye Peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı." (Ahzap Suresi, 13)

    Görüldüğü gibi peygamber döneminde yaşayan bu insanlar peygamberle ve müminlerle birlikte olmamak, onlarla beraber dini yaşamamak için çeşitli mazeretler öne sürmüşlerdir. Belki o an öne sürdükleri bu mazeretlere kendilerini de inandırmışlar, çevrelerine de bunun ne kadar mantıklı olduğunu anlatmışlardır. Oysa ki bu mazeretler Allah Katında geçersizdir. Bu kişiler yalnızca kendilerini kandırmışlardır ancak bu durum onları azaptan kurtarmaya yetmeyecektir. Çünkü onlar kendi hevalarını, heveslerini, ihtiraslarını, toplum önündeki prestijlerini Allah'ın rızasına tercih etmişlerdir. Kuran ayetlerine bakıldığında bu davranışlarının anlamının "şirk koşmak" olduğu açıkça anlaşılmaktadır. 

    Bu noktada önemli olan şudur: Peygamber Efendimizin döneminde yaşayan insanlar o dönemin şartlarında yukarıda örneklerini verdiğimiz şekillerde denenmişlerdir ama günümüz insanları da denenmektedirler. Nefisleriyle Allah rızası arasında tercih yapmaları gerektiğinde samimi mi davrandıkları yoksa geçmiş dönemlerde yaşayan müşrikler gibi mazeretler mi öne sürdükleri Allah Katında bilinmektedir. Herkes dünyada yaptıklarının karşılığını ahirette buna göre alacaktır. Mazeretlerin hiçbir yarar sağlamayacağı, bunların Allah Katında kabul görmeyeceği bir Kuran ayetinde şöyle ifade edilir:

    "Artık o gün, zulmedenlerin ne mazeretleri bir yarar sağlayacak, ne (Allah'tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecektir." (Rum Suresi, 57)

    Bu yüzden geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanların Allah'ın Kuran'la bildirdiği kıstaslardan uzaklaşmamaları, dinden uzaklaşma yönünde geçersiz mazeretler uydurmamaları çok önemlidir. Kuran'da haber verilen kıstasları terk ederek başka kıstasları benimsemenin de aslında şirk koşmak anlamına geldiği açıktır. 

    Böyle davranan bir kişi herşeyden önce, benimsediği bu kıstasları koyan varlığı Allah'ın dışında bir kural koyucu olarak görüyor, yani onu Allah'a şirk koşuyor demektir. Bu kıstasları koyan kişi, kendisi, babası, dedesi, ataları, arkadaşı, patronu, içinde yaşadığı toplum, çeşitli felsefe ve ideolojilerin kurucuları ve uygulayıcıları, vs. olabilir. Bu açıdan bakıldığında hak dinin, yani İslam'ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen, başka yolları seçen kimse şirkin içine girmiş demektir. Bu kişi kendisini dinsiz, ateist, Hıristiyan, Yahudi vs. olarak tanımlayabilir. Hatta Müslüman olduğunu bile iddia edebilir... Fakat 5 vakit namaz kılıyor, oruç tutuyor, İslam'ın birçok şartını yerine getiriyor da olsa tek bir noktada bile Kuran'a muhalif bir anlayışı, düşüncesi, değer yargısı varsa, Allah'ın Kuran'da bildirdiği emirleri, hoşnut olduğu tavırları terk edip yerine başkalarını tercih ediyorsa o kişi şirk içinde yaşıyor olabilir. Çünkü kendisine Allah'tan başka kural koyucu edinmiştir. 

    Allah'a ortak koşan birisinin, mutlaka ortak koştuğu şey için, "bu da bir ilahtır", "ben bunu Allah'tan başka bir ilah ediniyorum, buna tapıyorum" demesi veya bu şekilde düşünmesi gerekmez. Şirk, herşeyden önce kalpte olur, daha sonra düşünce ve hareketlere yansır. Kuran'dan anladığımıza göre bir kişinin şirke girmesinin temelinde Allah'tan başka herhangi bir şeyi Allah'a tercih etmesi yatar. Şirk koşan insanlarda genelde Allah'ın mutlak bir şekilde inkarı söz konusu değildir. Hatta müşriklerin büyük bir bölümü kendilerinin müşrik olduklarını açıkça kabullenmek ve kendilerine böyle bir vasfı kondurmak istemezler. Vicdanlarını örttükleri ve kendilerini kandırdıklarından ötürü ahirette bile şirklerini inkar ederler. Onların bu durumları ayetlerde şöyle bildirilir: 

    Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?" (Bundan) Sonra onların: "Rabbimiz olan Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden değildik" demelerinden başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı. (Enam Suresi, 22-24) ,
    Değerlendirme: 0.0/0

    Ülkü Nedir? Ülkücü Nedir?

    Alparslan TÜRKEŞ'in izinden gidenlerin oluşturduğu düşünce sistemi. Bu düşünce sistemini benimseyenlere ülkücü, düşünceye de ülkü denir. Ülkücülüğün amacı TURAN'dır. Yani TÜRK-BİRLİĞİ'ni kurmaktır. Bu uğurda çalışmalar yapmaktır. Tabii öncelikle bir ülkücünün Türk-Birliği fikrini benimsemesi; gerekliliğini, avantajlarını iyi anlaması gerekmektedir. Daha sonra bu uğurda çalışmalara yönelmeli ve TURANa giden yolda her türlü fedakarlığı göstermelidir. 

    Ülkücülük bugün MHP tarafından temsil edilse de, BBP aynı ideallerde farklı bir siyasal parti olarak türk siyaset arenasında yerini almıştır. 

    Ülkü için çok çeşitli tanımlar yapılabilir. İşte bunlar bazıları...

    * İnsanı umut içinde yaşatan bu yolda yürümesini kuvvetlendiren gerektiğin de uğrunda ölünen bu dava uğrunda hiç bir taviz verilmeyen bir amaç, dilek. 

    Ülkü, insanın ya kendi milleti veya bütün insanlık için ulaşılmasını şiddetle arzu ettiği son hedeftir. Arzu ve hayal edilen son hedefe varmak gayesiyle, yorulup yılmadan, bıkıp usanmadan fazilet ve cesaretle, fedakarca çalışanlara da Ülkücü denir.

    * Ülkü, vatan sevgisi ve vatan uğruna gayeleri olan ve vatanını en yüksek seiyeye ulastırmak isteyen insanlar topluluğudur.
    No answer to this question yet.
    Değerlendirme: 5.0/1

    CELP Nedir?

    Askerlik çağına girmiş olanların, askerlik hizmetini yapmak için bağlı oldukları şubeler tarafından çağrılıp askere alınması. Askerlik çağındaki vatandaşın yapılan son yoklaması celbe esas olur. Vatandaşların doğum yıllarına göre askere alınması kararlaştırılınca sevk pusulaları hazırlanır ve celp emri geldiğinde, yürürlüğe girer. 

    Türk ordusunda kara, deniz ve hava sınıfları için Nisan, Ağustos, Kasım; Jandarma sınıfı için Mayıs ve Kasım olmak üzere askerlik şubelerince celp yapılır.
    No answer to this question yet.
    Değerlendirme: 1.5/2

    Pragmatizm Nedir?

    Pragmacılık, uygulamacılık ve kılgıcılık deyimleriyle de dile getiriliyor. Kapitalist üretim düzeninin ilk gelişme alanı olan İngiltere'de John Stuart Mill'in biçimlendirdiği yararcılığın, yeni ve son gelişme alanı olan Amerika'da Charles Peirce (1839-1914)'in temellerini attığı; William James (1842-1910)'in geliştirdiği uygulayıcılığı doğurması doğaldır. Böylelikle, kapitalizmin kendine özgü :-):-):-):-)fizik felsefesi kurulmuş olmaktadır.

    James, aynı adı taşıyan yapıtında pragmatizm sözcüğü için "gerçi bu ad hoşuma gitmiyor, ama onu böyle adlandırıyorlar, değiştirmek için artık çok geç" diyor. Yapıtını da yararcı Mill'e şu sözlerle armağan ediyor: "zihnin pragmatik açıklığını ilk olarak kendisinden öğrendiğim, yaşamış olsaydı liderimiz olacağını düşünmekten zevk duyduğum John Stuart Mill'in anısına".

    Pragmacılık, James'in deyişine göre, bir felsefe olmaktan çok bir metod; düşünceyi, doğurduğu eyleme göre ölçen bir yöntemdir. Charles Peirce, 1878'de Popular Science Monthly Dergisi'nde yayınladığı "Fikirlerimizi Aydınlığa Kavuşturmanın Yolu" başlıklı yazısında şöyle diyordu: "Bir düşüncenin anlamını açıklamak için onun hangi davranışı doğurduğunu bilmek gerekir. İşte o davranış, o eylem bizim için düşüncenin ta kendisidir".

    William James, yirmi yıl sonra, kimsenin üstünde durmadığı bu sözü bulup ortaya çıkarmış, felsefesini bu söze dayamıştır. Pragmatik metodda yeni hiçbir şey yoktur, diyor William James. "Sokrates onun ustasıydı. Aristoteles, metodik olarak onu kullanmıştı. Locke, Hume, Berkeley onun araçlarını kullanarak gerçeğe yararlı oldular. Oysa pragmacılığın bu öncüleri, onu ancak parçalar halinde kullandılar. Onlar sadece giriş yapmışlardı. Pragmacılık metodu günümüze gelinceye kadar genelleşmemişti, evrensel bir görevin bilincine varamamıştı. Ben bu göreve inanıyorum, konuşmalarımın sonunda size de bu inancı aşılayabileceğimi sanıyorum. Herhangi bir yerde bir ayrım meydana getirmeyen bir ayrım hiçbir yerde var olamaz.".

    Felsefenin bütün görevi, bu dünya formülü ya da şu dünya formülünün doğru olmasının hayatımızın belli anlarında üzerimizde ne gibi bir ayrım doğuracağını anlamak olmalıdır. Pragmatik metod, her şeyden önce, başka türlü son verilemeyecek olan :-):-):-):-)fizik tartışmaların yatıştırılması metodudur.

    Dünya tek midir, çok mu? Kadere mi bağlıdır, yoksa hür müdür? Madde midir, ruh mu? İşte birtakım kavramlar ki dünya için doğru olmaları da kabildir, olmamaları da. Bu çeşit kavramlar üstündeki tartışmaların sonu gelmez. Böyle hallerde pragmatik metod, her kavrama, kendisinden değer verilebilecek pratik sonuçlar çıkarmak suretiyle yorumlamaya çalışır. Bu kavram, öteki kavramdan daha doğru olsaydı, herhangi bir kimse için pratik bakımdan ne gibi bir ayrılık doğacaktı?

    Çıkarılan sonuçlarda pratik hiçbir ayrılık yoksa, her iki düşünce de, pratik bakımdan, aynı şeye karşılık olmaktadır. Şu halde tartışma yersizdir. Tartışma yerindeyse, bunun ya da ötekinin doğruluğu halinde pratik bir ayrılığı görebilmemiz gerekir. Bunun, kabacası şu demektir: Dünya madde olsa ne olacak, ruh olsa ne olacak? Biri ya da öteki olması pratik bir fayda sağlıyorsa o zaman başımızın üstünde yeri var.

    Nitekim William James, pragmacılık metodunu kullanarak ruhçuluğu seçmektedir. Çünkü: materyalizm umut kırıcıdır, ruhçuluksa umut, hoşlanma, yaşama isteği vericidir. Tanrı'ya inanmak insanlar için faydalı bir eylemdir. Bu eylem insanlara, James'in deyişiyle töresel bir tatil yaptırır.

    Ölümlü dünyadaki kötülüklerin Tanrı'da yok olacağı düşüncesi, bizleri sorumluluk kaygısından kurtarır. İyiliğin, sonunda nasıl olsa galip geleceğine güvenerek korkumuzu yenebiliriz. Dünya arabasını, yürüdüğü yolda, aaafince gitmeye bırakarak töresel bir tatil (ahlak tatili) yaparız. İyi ama, gerçek bu mudur derseniz James'in karşılığı hazırdır: Gerçek, pratik faydası olandır.

    Pragmacılık, böylelikle, akılcı sistemlerle görgücü sistemler arasındaki uzlaşmaz ayrılığı çözdüğü kanısındadır. Aklın verilerini de pragmatik metoda vurarak hem dinci kalabilecek, hem de olgularla ilgilenebilecektir. Her ikisinde de pratik faydası bulunduğuna göre, bunları birbirinden ayırmayı düşünmemektedir. Görgücüler Tanrı düşüncesine, istedikleri kadar "Teşekkür ederiz, kullanmıyoruz" desinler, pragmacı, pratik fayda bulduğu sürece onu kullanmakta devam edecektir.
    Pragmacılara göre bir düşünce, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece doğrudur. İyidir yerine doğrudur diyebiliriz, çünkü bu iki kavram birbirinin aynıdır. Doğru sözcüğü, inanç alanında iyi olduğunu ispat eden her şeyin adıdır. Doğru olan, belirli sebepler dolayısıyla aynı zamanda iyidir. Bizim için neye inanmak daha iyi olurdu dersek, bu söz şu anlama gelir: Neye inanmak zorundayız?

    Bu sorunun karşılığı şudur: İnanılması bizim için daha iyi olan şeye inanmak zorundayız. Şu halde, bizim için daha iyi olanla, bizim için daha doğru olan arasında hiçbir başkalık yoktur.

    Pragmatik metod, doğruyla iyiyi birleştirmektedir. Bundan şu sonuç çıkıyor: Erdem, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece, pratik fayda sağladiği hallerde doğrudur. Her şey pratik fayda ölçüsüne vurulmalıdır, her şey pratik faydaya göre değerlendirilmelidir. Bu açıdan güzeli de doğruyla ya da iyiyle birleştirerek felsefenin, bilimin, sanatın yetkilerini tek elde, fayda ölçüsüne vurarak değerlendirmelidir. Çünkü bunların pratik değer ya da değersizlik bakımından hiçbir ayrılıkları yoktur.

    Pragmacılar, soyut düşüncelere, deney öncesi düşüncelere de kendi metodlarını uyguluyorlar. Onlara göre dogru düşünce, pratikte doğrulanabilen bir düşüncedir. Bir düşüncenin gerçeği, ona yapışık, hareketsiz bir özellik değildir. Gerçek, düşüncenin başına gelen birşeydir. Bir düşünce, kafamızda dururken doğru olamaz. Ancak doğru bir hale gelebilir, olaylar yüzünden doğrulaşır. Onun gerçekliği, geçer hale girmesiyle olur.

    Sonsuz derecede faydalı ya da sonsuz derecede zararlı bir gerçeklikler dünyasında yaşamaktayız. Dogru düşünce bizler için önemlidir. Bir ormanda kaybolursanız, açlıktan ölmek üzere bulunursanız, keçi yoluna benzer birşey görünce, bu yolun sonunda insanların oturduğu bir evi düşünmeniz çok önemlidir. Burada doğru düşünce faydalıdır, çünkü konusu olan şey faydalıdır. Doğru düşüncenin pratik değeri, bu düşünceye karşılık olan nesnelerin pratik değerinden çıkmaktadır.

    Gerçekte bu nesneler, her zaman için faydalı olmayabilirler. Örneğin keçi yolunun sonundaki ev, boş bir evse, açlıktan ölmek üzere bulunan sizin için hiçbir faydası yoktur. Ama her nesne bir gün, bir zaman önem kazanabileceğinden, herhangi bir durumda doğrulanabilecek bir genel düşünceler stokunu elde bulundurmamız faydalıdır.

    Doğru sözcüğü, doğrulama sürecini harekete getiren bir düşüncenin, faydalı sözcüğü ise onun deneyde tamamlanan görevinin adıdır. Doğru düşünceler, faydalı olmadıkça, değer belirten bir ad kazanamazlar.

    Gerçek, düşünürken bize faydası olan şeydir, nasıl ki hak da eylem halinde bize faydalı olan şeydir. İnsanlar içiri gerekli olan, uygun olan, iş görecek bir kuram bulmaktır. İşte pragmacılık, bu kuramdır.

    Görüldüğü gibi, uygulayıcılık, burjuva dünyasında pek tutulduğu ve pek yayıldığı halde, bilimdışı bir kuramdır. Bilimi de açıkça yadsır. James'e göre "İnsanın dünyadaki durumu, kedinin kitaplıktaki durumu gibidir; görür ve duyar ama hiçbir şey anlayamaz".

    Pragmacılar, dünyanın nesnel gerçekliğine gözlerini kapamışlardır. Gerçek, kendi yararımıza göre belirlenir, özneldir. Pragmatizm, Dewey, F.S. Schiler tarafından izlenmiş; ırkçılığı ve faşizmi açıkça savunmaya kadar çeşitli biçimlere bürünmüştür.
    Değerlendirme: 3.0/1

    Alın, burnun arka kısmı ve burnun her iki tarafında bulunan kemik boşluklara yüz sinüsleri (paranazal sinüsler) adı verilir. Bu boşlukların ve iç yüzlerindeki mukozanın iltihabına da sinüzit denir.
    Çok kullanıldığı için sinüslerin isimlerinin de bilinmesinde yarar vardır.

    Maksiller sinüsler (üst çenede burnun her iki tarafında)
    Frontal sinüs (alında kaşların üstü)
    Etmoidal sinüs (burun kökü arka üst kısmında)
    Sfenoid sinüs (kafatası tabanında)
    Maksiller sinüslerin iltihabına maksiller sinüzit, frontal sinüs iltihabına da frontal sinüzit denir; ancak halk arasında hepsi de sinüzit olarak anılmaktadır. Sinüzitler oldukça sık görülen hastalıklardır. Erişkinlerde enfeksiyon en sık maksiller sinüslerde görülür, Bunu etmoidler, frontal ve sfenoid sinüsler takip eder. Çocuklarda ise en sık etmoid sinüsler etkilenir. Birkaç sinüsün enfeksiyonuna polisinüzit, tüm sinüslerin enfeksiyonuna pansinüzit adı verilir. Sinüzitin en çok karşılaşılan nedeni, enfeksiyonun burun boşluğundan bir ya da birkaç sinüse yayılmasıdır. Basit bir soğuk algınlığı bile sinüslerde, mukozada enfeksiyona neden olur, ancak bu durum sıklıkla belirti vermez. Bilindiği gibi paranasal sinüs enfeksiyonları her ne kadar basit bir rinitin arkasından gelişirse de, temelde burun boşluğunu ilgilendiren
    Mekanik tıkanmalar (örn.polip, deviasyon v.s)
    Allerjik yapı
    Burun iç yüzeyini kaplayan mukozanın tüysü hareket aktivitesindeki bozulmalar
    Bağışıklıkla ilgili bozukluklar
    Dudak ve damak yarıkları ve
    Uzun süreli nazal dekonjestan kullanıma bağlı nedenlerle meydana gelebilmektedir.

    Sinüsler, burun boşluğu ile irtibatlı olup bu irtibatı sağlayan ostium adı verilen deliklerdir. Ostiumlar hem ventilasyon (hava akımı), hem de drenaj (boşalma) fonksiyonunu görürler. Bir ostiumun kapanması sonucu hava akımı ve drenaj bozulur böylece boşlukta salgı birikir, bu da bakteriler için uygun bir ortam olup bakterilerin üremesi sonucu iltihap gelişir.
    Ostiumların kapanma nedenleri
    1- Çevresel faktörler: Burunun relatif kuruluğu, havadaki zararlı gazlar.
    2- Lokal faktörler: Doğuştan yada sonradan oluşan yapı bozuklukları. [Örneğin, Septum deviasyonu, Konka (burun içindeki kıvrımlar) değişiklikleri, burun enfeksiyonları, allerjik nedenler, polip, yabancı cisim, uzun süre duran nazogastrik sonda veya nazotrakeal tüpler, iyi ve kötü huylu tümörler. Sinüzit enfeksiyonun seyrini bağışıklık faktörleri (allerji), mikro-organizmalar arasındaki etkileşim ve direnç gibi faktörler etkiler. Maksiller sinüs enfeksiyonlarının % 10'u enfekte(diş absesi, çürükler) diş köklerinden kaynaklanır. Yüzücü ve dalgıçlarda akut sinüzit daha sık görülür. Dalma sırasında mikro-organizmalar burun ve sinüslere itilirler. Yüzme havuzlarında klora bağlı irritasyon nedeni ile sinuzit gelişebilir . Mikro-organizmanın türü ve vücut bağışıklık sistemine bağlı olarak kataral (akıntılı) veya cerahatli sinüzit gelişir.

    Belirtiler
    Yüz ve baş ağrıları
    Bu ağrılar karakteristik olarak eğilme, ağır bir şey kaldırma, öksürme, başını sallama gibi hareketler sırasında sinüslerdeki basınç artışına bağlı olarak artar. Ağrılar kronik sinüzitte akut sinüzite oranla daha azdır, hatta hiç olmayabilir. Sinüzit ağrısının özellikleri kafada basınç hissi, özellikle kafatasının ön bölümünde zonklayıcı ağrı karakterindedir. Etkilenen sinüs üzerine basınç uygulanması ya da üzerine vurulması ile sıklıkla hassasiyet görülür. (Örneğin, maksiller sinüzitte yanak üstü, frontal sinüzitte alında ve etmoid sinüzitte burunun göze komşu olan tarafında, sfenoid sinüzitte oksipitalde, temporalde ve kafatası merkezinde tipik ağrılara neden olur.)

    Burun akıntısı
    Özellikle erişkinlerde tek taraflı burun akıntısı her zaman sinüzit şüphesi uyandırmalıdır. Sekresyon (akıntı) renksiz ve değişen kıvamlarda, ancak sıklıkla sarı-yeşil yada kanla karışık olabilir. Genellikle kokulu, hem burunun ön bölümünden, hem de nazofarenks içerisine doğru drene olur. İltihabi akıntılar sinüs ostiumlarında ve nazofarenks arka duvarında görülebilir. Alt solunum yollarına yayılması öksürme, bronşit yada seste kısılmaya neden olur. Burun tıkanıklığı Sürekli yada aralıklarla görülebilir. Koku alma bozukluğu (Hiposmi) yada kaybı (anosmi) sık görülür. Diş absesi ve kronik sinüzitte kötü koku duyma (kakosmi) görülebilir. Burun deliklerinin ekzeması özellikle çocuklarda sık görülür.

    Genel Belirtiler
    Uyuşukluk, çalışma isteksizliği ve depresyon dahil olmak üzere psişik semptomlar görülebilir. Ateş yükselmesi genel bir enfeksiyon yada erken komplikasyonların belirtisidir. Çocuk sinüzitlerinde, erişkinlerde görülen semptomlar aynı şekilde görülebilir ancak sıklıkla belirtiler azdır. Adenoid hiperplazi sıklıkla nedenlerden biridir. Etmoidit doğumdan kısa bir süre sonra gelişebilir. Maksiller sinüzit süt çocukluğu döneminde çok nadirdir. 4 yaşından sonra sıklığı giderek artar. Frontal sinüzit ve sfenoidal sinüzit kural olarak 5-1 2 yaşından sonra görülür.

    Nasıl Anlaşılır?

    Hastanın şikayetleri
    Rontgen Bulguları
    Endoskopik muayene bulguiarı
    Bilgisayarlı tomografi (her zaman gerekli olmayabilir.)[/size]

    No answer to this question yet.
    Ekleyen: Hakan tapan (dadashakan) Değerlendirme: 5.0/1

    Translate Site
    Giriş Formu
    E-posta:
    Şifre:

    Özel Menü
    Arama
    Dosyalar
    [22.11.2009][Dosyalarımız]
    Ezan Vkti Programı (0)
    [19.11.2009][Dosyalarımız]
    Osmanlı Padişahları (0)
    [18.11.2009][Dosyalarımız]
    Türk Lehçeleri Çeşitli Programlar (0)
    [18.11.2009][Oyun]
    Counter Strike 1.6 indir (0)
    [18.11.2009][Grafik-Resim]
    Çizgi Film Yapma Programı (0)
    [18.11.2009][Ses- Video]
    ProShow Gold Slayt Yapma Programı (0)
    [18.11.2009][Oyun]
    Fifa 2010 indir (0)
    Fotoğraflar
    Web Haberler
    [20.11.2009][Genç Mevtoo özel]
    Çeçençe-Kiğil Klavye (0)
    [18.11.2009][Genç Mevtoo özel]
    Osmanlıca Kavye (0)
    [18.11.2009][Özel Günlükler]
    Alfabeler,Diller,/Languanges,Alphabets (0)
    [15.11.2009][Genç Mevtoo özel]
    Sözlük Yurdu (0)
    [15.11.2009][Genç Mevtoo özel]
    Türkçe-Osmanlıca,Tatarca,Kürtçe,İngilizce Sözlük (0)
    Kayıtlı Siteler
    [18.11.2009][Edebiyat]
    Türk Alfabesi (0)
    [13.08.2009][İnternet Servisleri]
    Bedava Hizmetler III (0)
    [13.08.2009][İnternet Servisleri]
    Bedava Hizmetler II (0)
    [13.08.2009][İnternet Servisleri]
    Bedava Hizmetler (0)
    [13.08.2009][Arama Motorları]
    Arama Motorları III (0)
    Reklamlar
    Genç Mevtoo Alt Menüsü
    Html Editörü Online Yansı Yapımcı RSS Pdf Format Çevirici Online Resim Düzenleme Online Belge Oluşturma Hava Durumu Ünlüler Ansiklopedisi Belgesel Videolar Müzik Klipler İlahiler Spor Videoları Resimli Şiirler A'dan Z'ye Müzik Arşivi Ansiklopedi Konuları Hat Sanatı Camiler Fotoğraf Galerisi İslam Peygamberler Dinler Esmaü'l Hüsna Tarih Elemanlarımız Temalar Cümle Çevirici Arama Kadınca Diller-Alfabeler Türk Devletleri Türk Dünya Dil-Alfabeleri İslami Kavramlar 4Shared Dosyalarımız Gencmevtoo Hizmetleri Güzeller Resimli Şiirler2 Aşk Şiirleri E-Kartlar İkonlar Arkaplanlar Animasyonlar Kur'an-ı Kerim Dinle Online Müzik Dinle İlmihal Messenger Aç Haritalar Radyo Televizyon Türkçesi Varken Yasak Siteler Listesi E-Posta
    Made in Türkiye © 2009